2/9/2008
VEDA
BLOGUMUZ 2008 Ağustos ayında yayınına son vermiştir. Nice paylaşımlarda buluşmak üzere...
Yaşamı şiirle örmek isteyen, hayatın müziğini sezinleyebilen, duyarlı, paylaşımcı ve eşitlikçi arkadaşların buluşma ve kenetlenme adresi...
BLOGUMUZ 2008 Ağustos ayında yayınına son vermiştir. Nice paylaşımlarda buluşmak üzere...
mermer bir anıt tam göğsüm üstünde
ve sessiz sakin yükselir resme mavisiz
tutuşmuş zarları sallayıp suya attığım
gün, hatası boyu geçmiş bir teşbih gibi
yıkıldım; yılkı atlarıysa o an, tesadüftü
kırık bir eşya neyse ki bu yaşadığım
gömülü gözler restleşirken rüzgârda
ama, neyi nesi, tek bir cismi de yeter
ısırdığım taşı dişlerimin arasından
bir ıslık gibi kafesten göğe uçurmaya.
kızgın çöl kumları belleği tekmeler
ak bir yudum için açılan eller aşağıda
yukarıyı değil öteyi düşlemektedir
pasaportsuz değil, vizesiz olmaktır
çünkü sorun; değersiz bir metal gibi
çivileme çalar baterist bu akşam
buz üstünde kan izleri, aynı, çıra gibi
kalemin bademciği vicdanı çelmeler
ve kemerin yosun tutmuş son deliğinde
aşk, sırttaki izleri değil acıyı anlatır.
poyrazda kemik çıtırtısı duyduğum
gün, ipte düz taban bir cambaz gibi
yıkıldım; ezberimse o an, dolunaydı
uçan bir balon neyse ki bu yaşadığım
damlacık gözler birikirken tenekede
amma, kimi kimsesi, tek bir esi de yeter
göğsümle mermeri ısırıp, tırnaklayıp
aç bir aslan gibi kafesten göğe uçurmaya
anıt önünde bir çelenk gökkuşağından
ve içli içli ağlar bölünmüşlüğe, mavisiz.
ağlasam dokunabilir misin gözyaşlarıma
beni hiç sevmediğin kadar sevebilir misin hala yaşıyor olmama rağmen
en güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız desem tercüman olur muyum hislerime
sen tavlada yenilir misin sevdiğin için
okey bir oyun değildir insan severse
bir yer var orda
aramızda
seziyorum,
sayıklıyorum
ama anlatamıyorum...
1. kansız güller tasında hijyenik
tarakta dikenler toz örtüsü
2. elips ağzı: deniz anasının gözü
tadından da ölür elin çeşnisi
3. altın yolda pırlanta viyadükler
aydır nefsi tutan, gökte güneş!
4. sefertası atlasta çıtırtı görülmez
yanak: çalı çırpıdır mitralyözde
5. fısıltıdır bastığın yerde bu ıslak
en olmayacak şeydir şimdi, aşk!
6. eşsiz zamanın bol kepçe dudağı
esner, çenesi pul olur dökülür
7. mutluluk: illüzyonla de babam!
rüya: röntgen çadırına raptiye
8. beyazlığımdandır dansöz oluşum
işçiliğimse, zenci kompleksimden
9. kedi ordusu: devrimcileri yastığın
somya telinde karınca: kararınca
10. eros gezegeni östroloji ırmağında
yengeç: kıstırmış aslan kuyruğunu.

İnsan zamanın geçtiğini nasıl anlar?
Kaybettiklerimizi hatırlayarak mı yoksa biriktirdiklerimizin anlattıklarıyla mı tarif edebiliriz geçen zamanı?
Yıllar geçtikçe olgunlaşan yüreğimiz, olan biten karşısındaki giderek yerleşmiş metanetimiz, öyle çok da sık şaşırmayan vakur duruşumuz...
Zaman sen nelere kadirsin?
....
Geçen zaman büyüyen çocukların yüzlerinde saklı....
Gözdü mercan adası
boşluktu sallanan hacimde
mavi bir yokluk hissi
olmayışı hafif bir sarhoşluk
lunaparktı sallanan içimde
uzaktan bakmamak lazım satırlara
konan kuşa ekmek atmak
ıslıkla yürümek sokakları
sarılmak sevmek zamanı haziran
hatırlamak hep
büyümek anımsayarak
içindeki kırlangıçları beslemek
yaz gelsede sonbaharı özlemek
bugünün aynası dün
dünün aynası yarın
unutması yok
hatırası anın
şiir hafızayı kontrol etmektir
varlığı yokluğa
yokluğu varlığa dönüştürebilmektir
içimdeki duyguların tanrısı
kafasına göre kovalar
geçip giden herşeyi...
altın bir anahtar gibi ölmek şehirde
asıl sözler nehre sürerken atlarını
şeffaf kadının saçlarında ölmek
yapayalnız ve ürkek! şiirler:
yıkıldığında hileli bir iflas gibi
korelasyon bağlantıları vardır
anlamadığın, gönlün matematiğinde
kadın yanık bir kurdele gibi körebede
körler ve sağırlar vardır görmediğin
ölmek öpmeden ıslağını mavinin
itler ürürken yaylım ateş altında
kolalı bir mendil gibi, yaka silken
kadının koynunda ölmek, boyda
vururken tokmak çürümüş deriye
ah ölmek! mihver gibi kan üstünde
cilalanmış gökkuşaklarının ağzı dili
ve gözü hatırına, kadının kaşında
kirpiklerinde ölmek, bir erkek gibi
diş ve tırnaklarında ölmek kadının
sallanırken kırmızı bir atkı ucunda
beyaz bir gazın kollarında titrerken
fıskiye olup bir damar gibi ölmek
dayayıp şakağına demiri, tak! diye
kekeme bir papatya gibi kutuda
rehine de olsa bilekleri sesin, ölmek
kadının soğuk namlusu ucunda gece
sirenlerle gelir sinire karanlıklar
bilmediğin, dışarı çıkma yasaklarında
kadın yanan bir yıldız gibi gökyüzünde
isler ve buğular vardır camda keskin
ihtiyar bir anahtar gibi ölmek kilitte
asli yağmurlar göle yağarken acıyı
el kadının ayak diplerinde ölmek
cin çarpmış ve korkak! şiirler:
toprak olduğunda yeşil bir et gibi...
bir alerji gibi aynı, tarafsız
derdi kristal, ki taş dermanı
uzun, çok uzun bir dert bu
ve arasından sızan bir toz
gibi hapşırıyorum havayı
sağanak: birinci çinkodur
çok seyrek de olsa, öleceksin
girip bir dünyanın toprağına
krallarına darılıp saldırgan
öldüreceksin, bir kez de olsa
piller senin için artı ve eksi
unutma! şu yağ bal senin için
gökkuşağı: ikinci çinkodur
bir kaşıntı gibi aynı, ilaçsız
ve tırnak kirinde beslenmiş
ortası kalın, ki ince arkası
uzun, çok uzun bir gece bu
ve ağlıyorum gibi omzunda
şu zeytin senin için, hatırla!
kalacaksın çok zor olsa da
evet, tam orada kalacaksın
tövbekar bir tümör gibi ölü
çünkü, şu kurbağa senin için
artı ve eksi, ki azottur gerisi
mavi halka içinde bir siyah
gibi besliyorum gözyaşımı
güneş: tombala mıdır ki?
ömrü sarı, ki kızıl cenazesi
bir pişik gibi aynı, apansız
uzun, çok uzun bir ışık bu...